30 Nisan 2014 Çarşamba

Gezi'de Örtülü Bir Yıkım Politikasının Baltası Taşa mı Vuruldu?



Zafer Akay

Taksim Meydanı ve Gezi'nin sahne olduğu olayları yorumlamaya başlamak için, sanırım öncelikle meydanın, yüzyıllarca Orta Doğu ve Balkanlar olarak tanımladığımız büyük bir bölgenin siyasi merkezi olan, önemini halen bölgenin en önemli ekonomik merkezi olarak sürdüren dev bir metropolün, her gün milyonlarca insanın farklı amaçlarla girip çıktığı fiili merkezi olduğunu hatırlamakta yarar var. Meydanın, kentin tüm tarihsel birikimleri bir yana, özellikle 20. yüzyılda, bir metropol halkının taleplerini seslendirme mekanı olarak yüklendiği işlev kuşkusuz en çok önemsenmesi gereken boyut. Taksim Meydanı'nın su maksemi ve mezarlıktan başlayan renkli ve bazı aşamalarda oldukça şaşırtıcı öyküsü, özellikle Gezi'nin ve Atatürk Kültür Merkezi adını alan Opera'nın oluşumu, meydanla ilgili projelerin gelişim sürecinde ve olaylarla birlikte gündeme taşındığı aşamada sıklıkla konu edildi ve paylaşıldı. Ancak güncel kentsel müdahalelerin ve artık varlığı kuşku götürmeyecek bir "yıkım programı"nın içine oturacağı bir bağlam henüz yeterince tartışılmış değil. 


Çukurova Apartmanı, Şişli, Rüknettin Güney, 1950. Yerini sahte tarihsel bir otel yapısına terk etmekte olan Çukurova Apartmanı, modernizmin yeniden gelişinin tanıklarından, kuşkusuz İstanbul'lu değerli yapan yapılardan biriydi. Fotoğraf:  Aras Neftçi, Mimarlar Odası Arşivi.

İstanbul'un "modern mimarlık mirası"na göz attığımızda yeni yüzyılın ilk onyılında kenarda kalmış birkaç yapının cephesinin değiştirilmesi, kent içinde kalmış cumhuriyet dönemi villalarının yerine çok katlı apartman bloğu yapmak için yıkılması gibi olayların daha önceki dönemlere göre fazla sayıda olmadığı görülecektir. Bu dönemin ilk büyük kaybı sayabileceğimiz Seyfi Arkan'ın Talimhane'deki Ayhan Apartmanı'nı ortadan kaldıran neden, öncelikle konut yapılarını konaklama işlevine dönüştürürken karşılaşılan plan ve kat yüksekliği uyumsuzluğunun yarattığı bir baskı gibi algılanır. Henüz cumhuriyet dönemi yapıları sistemli bir biçimde tescillenmeden ve "yıkarak yeniden yapma" gibi dehşet verici bir tanımla yapılan operasyonlar kurullarca yeterince denenmeden gerçekleşen bu örneğin yalnızca bir başlangıç olduğu 2010'ların başında hızla ortaya çıktı. Sedad Eldem'in Teşvikiye'deki Bayan Firdevs Apartmanı, ve Rüknettin Güney'in Şişli'deki Çukurova Apartmanı 2011-12 yıllarının modern mimarlık mirası adına önemli kayıpları arasında sayılabilirler. Tescilliolmayan bu yapıların yeniden yapımı söz konusu edilmediği gibi herhangi bir kurum tarafından bir fotoğraflı belgeleme gereği bile duyulmadan ortadan kaldırıldılar. Rebii Gorbon'un yine Talimhane'de Lamartin Caddesi köşesindeki Doğu Apartmanı ise bir yeniden yapım öyküsü çerçevesinde yıkılmış durumda. Ortaya çıkan yapının ise bir yeniden yapım olmadığı oldukça açık. Benzer bir durum da Divan Oteli'nde oluştu. Rüknettin Güney'in anlaşıldığına göre zaten Abdurrahman Hancı renovasyonunda oldukça değişim geçirmiş olan tasarımı, yeniden yapılmak üzere yıkıldı. Yeniden yapılan Divan Oteli'nin de o eski Divan olmadığı kesin. Tarabya Oteli'nin de eski Tarabya Oteli olduğunun kuşkulu olması gibi.


Divan Oteli, Rüknettin Güney, Avedis Hubeser, 1956. Yıkılan yapıya da çok benzemeyen özgün yapı.

Bu yıkımların 8 katlı bölgelerde herhangi bir ek kapalı alan kazancı olmaksızın yapılması, temelde bir "koruma bilinci" eksikliğinin göstergesi. Bu projeler, çoğunlukla yatırımcıların yüklenici kökenli, değilse de yüklenici güdümünde olduğu "yüklenici egemen" bir konut/çevre üretim anlayışının, mimarlığın indirgenmiş bir çizim hizmeti olduğu bir "rant" ekonomisinin ürünleri. İçinde bulunduğumuz dönemde "yüklenici egemen" çevre üretiminin, 1999 depremi sonrasındaki düzenlemeleri öne çıkaran, oldukça bilinçsiz olan emlak değişim ortamında 1997 yönetmeliği öncesi yapıları riskli sayan anlayışı yerleştirerek "modern mimarlık mirası"nı fiilen geçersizleştirdiğini ve koruma olanağını neredeyse tümüyle ortadan kaldırdığını söyleyebiliriz. 2012 tarihli Kentsel Dönüşüm Yasası ise bütün bu olanaksızlıkları perçinleyerek zaman baskısına sokmakta. Hızla ilerleyen kentsel dönüşüm süreci, yıkımı olağanlaştırma, hatta zaman zaman bunun da ötesinde kutsallaştırmaktayken, yatırımcıların plansız bir rant çılgınlığı içinde ekonomik rasyoneli çok kuşkulu yıkımlara da girişebildiği görülmekte. Henüz birçok boş arsanın bulunduğu, ne altyapısı ne de kimliği biçimlenmemiş Basın Ekspres yolu üstünde bir yüksek ofis yapısı olan Hürriyet binasının yıkımı da bu çılgınlıklar arasında anılacak olsa gerek.

Ankara'ya bakıldığında ise deprem tehdidi aynı ağırlıkta olmasa da, benzer bir yıkım anlayışının geçerli olduğu görülebilir. Atatürk Bulvarı'ndaki bitişik düzen yapılaşma daha az katlı olduğundan zaten 2000'lere gelmeden çoğunlukla yıkılmış durumda. Konut yapılarındaki tehditlerden biri de tarihselleştirme soslu bir tektipleştirme adına cephelerin değiştirilmesi. Öte yandan kamu arsalarını kamu finansmanı için kullanan sistem, resmi yapıları ve kimi zaman endüstri mirası niteliğindeki yapıları kolayca yok edebiliyor. Geçen günlerde yıkılan Su Terazisi yapısı bunlara bir örnek olarak anılabilir.

Rant, tüm örneklerde "koruma" kavramını önemsizleştiren temel faktör olarak ön plandayken, modernizme olan imgesel karşıtlık da kimi zaman öne çıkabilmekte. Son on yılda mimarlığa ilişkin resmi söylemleri belirleyen, her hangi bir temel dayanmayan "yerel mimarlık" kavramı çoğu zaman biçimsel bir geçmişe öykünme eğilimini anlatırken, kimi zaman güncel mimarlık anlamında modernlikle de birlikte götürülebiliyor. Ancak modern mimarlık mirasına karşı her zaman bir değersizleştirmeci tavır sezilebilmekte. Özellikle tarihsel çevre ya da tarihsel yapı yakınlarındaki yapıların "sahte tarihselleştirilmesi" her zaman revaçta, özellikle orta ölçekli kentsel konaklama yapılarının hakim stili niteliğinde. Bu çerçevede bazı modern mimarlık mirası örneklerinin de ortadan kaldırılması kolaylıkla gündeme gelebilmekte. Konya kent merkezindeki 70'ler mimarlığının düzeyli bir örneği olan Mevlana Kültür Merkezi, sudan bir tramvay virajı genişletme bahanesiyle ortadan kaldırılabildi. Güncel modern mimarlık ya da post-modern mimarlık güncel ihtiyaçlara uyarlanabilirken, geçmişin modern mimarlığı, çoğu zaman erken cumhuriyet döneminin simgeleri anlamında bir rahatsızlık kaynağı olarak gösterilebilmekte. Yine Ankara'da uzun zamandır HSYK tarafından kullanılan, Rahmi Bediz ve Demirtaş Kamçıl tasarımı olan eski TPAO Genel Müdürlüğü yapısının 2012'de ansızın yıkılmasında da "yüklenici egemen" yaklaşımların yanında modernite karşıtı önyargıların etkisi olsa gerek.

Son 3 yılın yıkımlarının hatırı sayılır bir toplam oluşturduğunu gözlemek zor değil. Bu yıkım seferberliğinin temel motivasyonun, yeni kentsel gelişim alanları yaratmak konusunda tümüyle beceriksiz, plansız bir yönetim anlayışının yarattığı "yüklenici egemen" yatırım kültürünün vahşi "rant" kaygıları olduğu, bunun yer yer modernite karşıtı, tarihselci bir sosla karşımıza çıktığını algılamak zor değil. Özellikle Ankara'da koruma gündemini oluşturan temel sorunlardan biri olan Atatürk Orman Çiftliği'nin parçalanarak yok edilmesinde olduğu gibi, bazı örneklerde yıkım kültürünün ideolojik bir boyut kazanabildiği de görülüyor. AOÇ Bira Fabrikası'nın oldukça düşük yoğunluklu bir bölgede olmasına karşın yıkılmak istenmesi, yalnızca temsilin değil bazen işlevlerin de ideolojik temizlik projelerine konu olabileceğini düşündürüyor. Bira Fabrikası'nın bulunduğu AOÇ, kuşkusuz 30'larda biranın "milli içki" olarak yaygın tüketiminin özendirilmesi öyküsünün ana mekanlarından biri. Bu konu ister istemez, "yüklenici egemen" yaklaşım bir yana bırakılırsa, yıkılma nedeni pek fazla açıklanamayan, Mallet-Stevens gibi çok özel bir mimarın Fransa dışındaki tek eseri olarak tanınan Mecidiyeköy Tekel Likör Fabrikası'nı da hatırlatıyor. (Omay Polat, 2011:58) Merdiven korkulukları ve bazı art-deco aydınlatma armatürlerinin son aşamaya kadar korunduğu anlaşılan yapının, plan kurgusundan başka özgün bir yanının kalmadığı söylenerek, altına otopark yapılmayacağı özellikle vurgulanarak yıkılmasında da acaba ideolojik bir boyut mu aranmalı? İstanbul'da daha yumuşak bir şekilde, Ramazan bayramlarında kahveyle birlikte likör ikram etmeyi özendirerek alkol tüketimini yerleştirmenin anıları mıydı acaba temizlenmek istenen?

Ankara'da HSKY Binası'nın ardından yine Adalet Bakanlığı'na geçen eski Etibank Binası'nın çok  hızlı bir süreçte gelişen yıkımı da kuşkusuz şaşırtıcı bir olay olarak değerlendirilmeli. Tuğrul Devres tarafından tasarlanan, 1950'lerin uluslararası stilini yansıtan büyük boyutlu bir yapı olan Etibank'ın oldukça keyfi görünen yıkımını açıklamak için de, mantık sınırlarını zorlasa da bir anı temizleme operasyonu yardımcı olabilir gibi görünüyor. Ulus'ta "Osmanlı Ankara'sını ihya" projesinin fazla öne çıkmayan bir detayı olan Sümerbank yerine Taşhan'ın yeniden yapımı, hatta altındaki Roma dönemi yapılarının ortaya çıkarılması gibi "uçuk" fikirlerin dahi gündeme gelebildiği bir ortamda, belki bu tür anı silme projelerinden söz edilebilir. Ancak dikkat çeken bir boyut da, daha çok, anı silmeye konu edilenlerin dönemin önemli, "simge" yapıları değil daha "savunmasız" ihmal edilmiş yapılar olması. 


Taksim Gezisi, 40'lar: yalnızca Taksim Belediye Gazinosu tamamlanmış.


Gezi'deki direnişin en kritik aşamasında gündeme gelen ve bugünden olayların gelişiminde iktidar açısından önemli bir stratejik hata gibi gözüken AKM'nin yıkılarak yerine "barok" bir opera yapılması konusunun ideolojik boyutu ise pek örtülecek gibi değil. Burada açık bir modernite karşıtı yaklaşımın yanı sıra, yapının işlev değil, ancak köklü bir plan ve kavram değişikliği ile kimliğinin değiştirilmesinin amaçlandığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Taksim'in biraz tartışmalı landmark'ı Atatürk Kültür merkezi ile aynı adı taşıyan, tehdit altındaki simgelerden, satılarak işlev değiştirmek üzere olan Yalova Atatürk Arboretumu, yıkılarak yerine bir arkeoloji müzesi yapılması gündeme gelen Ankara AKM ve belki biraz zorlamayla Ataköy Plajı adını taşıyan Ataköy sahili alt alta listelendiğinde bu algılanmakta güçlük çekilen ideolojik boyutun asli değilse de tamamlayıcı bir işlev olarak algılanabileceği ortaya çıkıyor. Kuşkusuz bu durumun, adı kentsel dönüşüm olsa da, yeni kentsel alanlar, dolayısıyla merkez dışı alanlarda rant yaratma amacının gündemde olmadığı, planlamanın tümüyle rafa kalktığı, merkezi kamu alanlarından çeşitli biçimlerde rant üretme kolaycılığının "şehircilik" olarak adlandırıldığı bir anlayışın kaçınılmaz sonu olduğunu unutmadan. Bu plansız "şehircilik"in sıra büyük kent dışı operasyonlara geldiğinde, aynı mantıkla Atatürk Havalimanı'nı ortadan kaldırma gibi oldukça şaşırtıcı ve birçok açıdan riskli bir sonuca gelmesi de bütün bunlara çok paralel.


Spor ve Sergi Sarayı, 1949, Paolo Vietti-Violi, Fazıl Aysu, Şinasi Şahingiray.  Fotoğraf: www.doganhasol.net 

Atatürk adını taşıyan yapı ve alanlar çeşitli kentler ve dönemlere dağılmış, daha yakın dönemlere yoğunlaşmış gibi görünürken İnönü adını taşıyan yapılarda ise zaman ve mekan açısından bir yoğunlaşmadan söz edilebilir. Prost planıyla birlikte, vali Dr. Lütfi Kırdar tarafından savaş yıllarında başlatılan imar faaliyeti, Gezi'nin de önemli bir parçası olduğu, bugün Taksim Meydanı, Kültür Vadisi ve Maçka Demokrasi Parkı adlarıyla tanımladığımız, aslında bütünsel bir proje olarak oluşmuş olan bu alan, bugün çok fazla gündemde olmasa da, doğrudan İnönü dönemini temsil ediyor. Çevresindeki önemli kültür ve spor yapılarının yer aldığı, Prost'un 2 nolu Park olarak tanımladığı açık alan, 50'lerden başlayarak önemli işgal ve yaralamalarla bütünlüğü, tramvayın kaldırılmasıyla toplu taşınım ve yaya bağlantıları bozulmuş da olsa, halen Cumhuriyet dönemi İstanbul'unun kalbini oluşturmakta. 1950'lerin ikinci yarısında DP milletvekilliği ile Menderes İmarı'nı oldukça şaşırtıcı bir retorikle savunma misyonunu yüklenmiş olan Sedat Çetintaş tarafından da hedef gösterilmeye başlanmış oluşu oldukça ilginç. Bu saldırgan hedef gösterme Çetintaş'ın 1957 tarihli, Menderes imarının en iyi savunması olarak İnönü dönemine saldırdığı Havadis makalesinin başlığında oldukça belirgin: "İnönü Villası, İnönü Heykeli, İnönü Stadı, İnönü Gezisi: İşte İnönü Devrinin İmar (!) Faaliyeti Budur". (Çetintaş, 2011:496) Çetintaş'ın ibretlik polemikleri Hilton'u görmezden gelerek, Spor ve Sergi Sarayı ve Açık Hava Tiyatrosu gibi önemli kültür işlevlerini önemsizleştirme işlevi görüyor ve 1959'da kentin bir başka kültür odağı olan Taksim Belediye Gazinosu'nu ortadan kaldırarak yerine bir başka "çağdaşlık simgesi gökdelen" dikmek üzere açılan Taksim Turistik Oteli yarışmasına zemin hazırlıyor. İnşaatı 1968'e kadar geciken Taksim Oteli, Sheraton Oteli olarak 75'te açıldıktan sonra alanın bütünlüğünü önemli oranda kaybettiği söylenebilir. (Atasoy, 2013)



İnönü Stadı, Dolmabahçe, 1947, Paolo Vietti-Violi, Fazıl Aysu, Şinasi Şahingiray. Fotoğraf: Mimarlar Odası Arşivi.

İlginç olan bir başka boyut da mimarlıkta İnönü döneminin, en azından stil olarak modernite kavramının oldukça dışında, çağının koşullarına uygun bir yeni-klasikçilik kavramı çerçevesinde, bugünlerdeki yeni Osmanlı veya Selçuklu beklentilerine hiç uzak olmayan bir anlayışta oluşu. Kuşkusuz bugünkü beklentiler, 1940'lardaki Sedad Hakkı Eldem'in "yerel mimarlık" ve "Türk evi" kavramlarına herhangi bir referans vermeden ve karşılaştırılamayacak bir düzeyde oluşmakta. "İnönü dönemi"nin de özellikle savaş sonrasında program açısından, Şişli ve Levent Camileri ve Ankara'daki benzerlerinde olduğu gibi, modernizm ve devrimler açısından oldukça ılımlı hatta ödün veren bir yöne gittiğini de not etmek gerek. Sonuçta bugün tümüyle unutulmuş olan "İnönü Gezisi" ve yapının kısmi olarak mimari niteliği korunacak olsa da, son yeniden yapım operasyonu ile kaldırılacak olan "İnönü Stadı" isimlerinin bugünkü tartışmalar çerçevesinde pek yeri olmadığı söylenebilir.


Taksim Meydanı ve Gezi, 60'lar: Hilton ve Divan Otelleri tamamlanmış, AKM inşaat halinde.


Gezi'de ortaya çıkan Türkiye'nin toplumsal yaşamında bir dönüm noktası oluşturacağı düşünülen, kamusal alana sahip çıkma tepkisi, kuşkusuz kamu alanlarını rant amaçlı bir dönüşüme açmaya yol açan "yüklenici egemen" yatırım anlayışını fark ediyor ve bunu dile getiriyor. Bunun yanında algılayabildiğimiz geçmişle ideolojik hesaplaşmaların ise toplumsal tepkilerde herhangi bir yeri olmadığını, yapılara yüklenmiş bu kimliklerin güncel olarak üstlendikleri işlevler ve kente katkılarının yanında neredeyse görülmediğini kabul etmek gerek. Gezi, yoğun bir kullanımı olmadığı gibi, kısmen otopark işgalinde olsa da, bir kent merkezi parkının, kamudan alıp bir rant projesine dönüştürmek isteyen bir "akıl tutulması"na gösterilen kararlı bir tepkinin kente önemli bir buluşma alanı kazandırmasına sahne oldu. Toplumun dinamizmi, bütün tahribat, ihmal ve yok saymalara rağmen, unutulmuş gibi duran bu parkın değerini, dünya gündemine oturacak düzeyde ortaya çıkardı. Yanı başındaki AKM'nin de ideolojik boyutu bir kenarda tutularak, kente kazandırdığı değerleri, cephesi, salonları, saydam fuayeleri ve en önemlisi üstlendiği kültürel buluşma işlevi ve hayatiyeti ile toplumca yeniden sahiplenilmesini bekleyebiliriz.

Kaynaklar:
Atasoy, B. (2013) "Gezi Parkı Bütünlüğünü Nasıl Kaybetti?" Arkitera, 12 Haziran 2013 http://www.arkitera.com/haber/index/detay/gezi-parki-butunlugunu-nasil-kaybetti_/14974
Çetintaş, S. (2011) İstanbul ve Mimari Yazıları, Türk Tarih Kurumu.
Omay Polat, E. (2011) "Modern Mirasın Metropole Özgü Koruma Sorunları: İstanbul'da Modern Olmak", Mimarist 39 (Mart 2011) s. 55-60.

Metindeki tüm görseller için: sayfa 80-84: http://www.mimarist.org/.../3448-mimar-ist-guz-2013.html

Did a Disguised Demolition Policy Bite on Granite in "Gezi"?

The colorful and sometimes surprizing story of the Taksim square starting from the water distributor and the cemeteries, especially the formation of the promenade "Gezi" and the construction of the Ataturk Cultural Center  has been widely discussed during the development of the current projects and the reactions that had gained worldwide attention. However, the context of the current urban interventions and the rather astonishing "demolishing program" have not  been fully covered yet. The current projects demolishing of major examples of architectural heritage of the modern movement can be generally considered as the outcome of a contractor-dominant investment culture, making use of the regulations after the 1999 earthquake and the recent "urban transformation law" urging the situation bluntly.

While urban rent appears to be the basic factor in disregarding any  preservation concerns, mostly an anti-modern attitude with a "fake historicity" sauce is also visible. Apart from the rent economy, more ideological problems seem to be apparent in Ataturk Cultural Center in Taksim square and more examples in Ankara, such as the huge recreational area named Atatürk Forest Ranch. Added to this are the area associated with name of Inonu, the second president, which seem to be concentrated as a large cultural and recreational campus at the heart of 20th century Istanbul, including the Taksim square and "Inonu Gezi", as well as the Inonu Stadium and the so called "culture valley". 

However, although some ideological aspects of the subject can be revealed, the dynamic motive of the reactions and the "resistance" seem to be more related with the liveliness provided by the buildings and open areas, especially in "Gezi" where a neglected and almost forgotten green area did attain the role of a very lively meeting place for the city.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder