8 Eylül 2014 Pazartesi

Sefaletin Tarihselciliği



Zafer Akay


Ana akım olarak tarihselci mimarlık

Türkiye mimarlığında geçmişe öykünme, 1880'lerdeki Sinan dönemini yeniden canlandırma söylemi ile başladığını düşünebileceğimiz, II. Meşrutiyet ile yoğunlaşan ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında da I. Milli adıyla süregiden bir ana akım olarak görülebilir. 1930'ların modernizmi, bu ana akım içinde çok da güçlü olamamış, hatta sonraki yıllarda da izleri büyük ölçüde ortadan kaldırılmış talihsiz bir dönem gibi görünür. Mimarlığa önemli ideolojik görevler yüklenmiş, modernizm'den de öncelikle "milli" olması beklenmiştir. Arkan'ın Hariciye Köşkü ve İller Bankası, Eldem'in sonradan Başbakanlık olan Tekel Genel Müdürlüğü yapıları bu beklentiyi karşılayan başarılı yapıtlar olarak görülmüşlerdir. 1950'lerde "Uluslararası Stil"in Türkiye'ye girişinin simgesi Hilton Oteli yine Eldem'in yerel motifleri ile gerçekleşmiş, geçmişin ruhunu taşıyarak modern olmak, geçmişin özünü çağdaş koşullarda yorumlamak başta Turgut Cansever olmak üzere 1960'larda da birçok modernist, bazı yorumlara göre de bölgeselci mimarının söylemini oluşturmuştur.

Bütün bu ana akım içindeki en "tarihselci" yaklaşımın tam bir kopyalama olarak tanımlanabilecek bir temsilcisi oldukça ilginçtir. Sedad Hakkı Eldem'in 1948 tarihli Taşlık Kahvesi, paradoksal bir biçimde geçmişte keşfedilmiş "modernizm"in geçmişe öykünme ile yeniden yapımı olarak tanımlanabilir. Bu koşullarda Taşlık Kahvesi, Eldem'in neredeyse tartışma dışı kalmış bir yapıtı olarak, sonraki yaklaşımlarını da büyük ölçüde dokunulmazlaştıran bir ilk adım niteliğindedir. Zaten II. Dünya Savaşı yılları Bonatz'ın önderliğinde yoğun bir "klasikçi" yaklaşıma sahne olmuştur. Kemali Söylemezoğlu'nun Çapa Yalısı, Eldem ve Onat'ın Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi, Bonatz'ın altın renkli iyonik kolonlu Ankara Opera "yenilemesi"nin doruğunu oluşturacağı 40'ların klasikçiliğinin tipik örnekleridir. Bu yaklaşımlar dönemlerinde asla garipsenmemiş, 1930'larda Holzmeister'in kirpi saçaklarına acımasızca saldıran Arkitekt yazarları tarafından bile kolayca kabullenilmişlerdir. Bunların ortaya çıktığı ortamda, Varşova gibi Orta Avrupa'nın birçok kentinin tarihsel merkezlerindeki, çoğunlukla belirli rölövelere dayanmayan yoğun yeniden yapım etkinliğinin bu yaklaşımları doğallaştırdığı düşünülebilir.
Bu anlayışı açıklamak için kullandığımız "tarihselcilik" kavramının da, Alan Colquhoun'un ilk kez 1972'de yayınlanan "Tarihsicilik ve Anlambilimin Sınırları" başlıklı makalesinde söylediği gibi, oldukça tartışmalı olduğunu kabul etmemiz gerekir:

"Tarihsici" sözünün o denli fazla yorumu vardır ki, onu burada hangi anlamda kullandığımı açıkça belirtmem gerekir. Mimarlık tarihinde, örneğin Nikolaus Pevsner "tarihsicilik" sözünü seçmecilikle eşanlamlı olarak kullanır. Benim görüşüme göre bu yanıltıcıdır. Aynı tip düşüncenin değişik yönleri olan iki kavramı, seçmeciliği ve Zeitgeist kavramını birbirinden ayırmaktadır. Seçmecilik tarihsel göreliliğin bir sonucudur. estetik yasalar, tarihteki tikel evrelerin ürünü olduklarına inanılır inanılmaz, olduğu gibi gelip önümüze serilmişlerdir. Onları yansılamak zorunda değilizdir. Gerekliliklerinin kendi dönemlerine bağlı olduğuna inandığımıza göre bunu yapmamalıyız da. Ancak kullanılabilirler, çünkü pek çok eşdeğer dil gibi, kendileri için ve kendi içlerinde incelenmişlerdir." (Colquhoun, 1990, 131-132)

Bugün ise, Colquhoun'un iki tarihselciliği ayırmayı gerekli kılan yorumunun geçerli olduğu, 70'lerin oldukça ileri gitmiş modernizminden ne kadar uzaklaşmış ve mimarlıktaki seçmeci tutumları ne kadar kanıksamış olduğumuz oldukça açık. Öte yandan, Marksist sanat tarihi felsefesinin belkemiğini oluşturan tarihselciliğin önemli temsilcilerinden sayılan Morawski'nin tanımladığı gibi, mantıksal açıklamalarla, "tarih felsefesinin kendisi" olarak alan yaklaşımların unutulmuşluğu da pek kanıt gerektirmez gibi. (Morawski, 1981) Bu koşullarda, yukarıdaki  pasajdaki gibi "tarihsicilik" sözcüğünü türkçeye kazandırmış görünen bu ayrıma, çağdaş mimarlık yaklaşımları ile "tarihe öykünme" yaklaşımları arasındaki ayrımın daha da belirginleştiği günümüzde çok da gereksinim kalmamış görünüyor.

Postmodernist tarihselcilik

1. Küçük Çamlıca Köşkleri (Fotoğraf: Zafer Akay)
1950'lerden sonra "Amerikanizasyon" sürecindeki Türkiye'de modernizm oldukça rakipsiz görünür. II. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, soğuk savaş boyunca da dünyanın iki kutbunda mimarlık ideolojisi açısından önemli bir fark olmayışı kuşkusuz ilginçtir. Hızlı bir endüstrileşme süreci ve toplu konut kavramının ortaya çıkışıyla Türkiye kentleri de hızlı bir dönüşüm yaşarlar. 1970'lerde batıda ortaya çıkan "post-modernist" tepkileri fark etmeyecek kadar yoğun yaşanan endüstrileşme ortamındaki ilk farklı sesin oldukça ihmal edilmiş olan koruma/restorasyon dünyasından gelmesi çok da şaşırtıcı değildir belki. Mimarlık dünyasında post-modern kavramının dile getirilmesinin oldukça öncelerinde, pek de özgünlük kaygısı taşımadan, daha çok bir sahne tasarımı özellikleri gösteren Soğukçeşme sokağı yenilemesi ile adından söz ettirmeye başlayan, Turing Kurumu başkanı Çelik Gülersoy'un ilk önemli belgesiz rekonstrüksiyon projesi 80'lerin sonunda Çamlıca tepesinde gerçekleşir. Çamlıca Köşkü daha önce burada bulunduğu varsayılan bir yapının yeniden canlandırılması mantığında ortaya çıkar. Bunu daha sonraki yıllarda, izleyicileri tarafından gerçekleştirilen, tümüyle hayali Küçük Çamlıca köşkleri izleyecektir. Küçük Çamlıca köşkleri "Türk evi"nden esinlenmekle yetinmeyen bir yaklaşım için oldukça özgür bir deneyim kazanma alanıdır. (Foto 1)

2. Aksoy'un tapınak-villası
Bu çok şaşırtıcı olmayan yaklaşımlardan oldukça farklı bir bakış açısı ise yine 80'lerin ortalarında Ankara'da, Şili Meydanı'nda Menderes Evi olarak bilinen yapının özel bir konut olarak yenilenmesi ile ortaya çıkacaktır. Daha öncelerde pek fazla tanınmayan Erol Aksoy, mimarlık dünyasının gündemine popüler ve aynı zamanda, biraz dehşet verici bir konu olarak düşer. Mimarlık dergisinin 1984 yılının son sayısının kapağında yer alan yapının mimarı Aksoy, Ankara'daki tam anlamıyla "neo-klasik" denemesine tepki gösterenlere, bunun sadece bir başlangıç olduğunu, yakında İstanbul'a bir "Parthenon" dikeceğini söyler. (Foto 2) Bu proje gerçekleşmez ama bu amacı ünlü Banker Kastelli'nin Çiftehavuzlar Sahil Yolu'ndaki apartmanları yerine getirir. Bu projenin bir kırılma noktası oluşturduğu, bu gösterişli tarihselci "kent dekoru" ile bir tabunun yıkılması, toplumun modernizmin işlevselci kısıtlamalarından kurtuluşunun simgesi olarak görülebileceği düşünülebilir. Bu yaklaşımların ortak özellikleri, 1930'larda toplumu kimliksizleşmekten kurtarmak adına Bauhaus modernizmine savaş açan Hitler gibi, mimarlığa amatör bir ilgi ve sevgi duyan "baskın" kişilikler çevresinde oluşmalarıdır.
Bu baskın kişilikler arasına daha sonraki yıllarda, World of Wonders zinciriyle, Antalya Kundu Turizm bölgesinde, Topkapı ve Kremlin Saraylarını "aslına uygun olarak" inşa ederek öncülük eden yatırımcı Mehmet Nazif Günal, Eskişehir'e uydurma bir tarih yaratma amacını taşıyan Porsuk köprülerinin mimarı Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, bol Selçuklu portalli bir üniversite kampüsünün tasarımcısı olduğunu iddia eden eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan da katılacaklardır. (Foto 3 ve 4) Aynı doğrultuda, çeşitli ölçeklerde, örneğin Ankara'nın bir ilçe belediyesinde bir İzmir Konak Saat Kulesi inşa etmek gibi daha zayıf hayal gücü ürünü olan versiyonlarına da bolca rastlanabilir. Bu projelerin tümünün yoğun bir popüler ilgi görmesi ve popüler medyaya konu olması pek şaşırtıcı değil, ancak aynı kişilerin çevresinde örneğin Eskişehir Odunpazarı Evleri gibi, koruma açısından herhangi bir değer taşımayan projelerin "Tarihi Kentler Birliği" tarafından ödüllendirilmesi kayda değer bir ayrıntı.

3. Antalya Kundu'da Kremlin Sarayı
4 Eskişehir'de aslanlı bir köprü 


Bütün bunların, her nedense kaybedilmiş bir geçmişi arama görüntüsünde, ortak motifin güç ve kişisel seçimlerin dışavurumu olduğu, vazgeçilmez olarak dikkat çekme ve ilgi odağı olma isteklerini yansıtan bir mesleki kültüre meydan okuma çabaları olduğu açık. Bunlarla ne kadar kalıcı ya da yatırım açısından tutarlı olunduğu ise günümüzün çoğulcu ve hızlı tüketime dayanan kapitalist kültürü açısından sorgulanmaya değer. Post-modernist mimarlığın büyük kuramcısı Venturi'nin bile temel aldığı eğlence dünyasının kaşarlanmış estetiğinin vazgeçilmezliği bir yana, üniversite kampüsleri ve kamusal projelerin bu tür kişisel hezeyanlara kurban edilmiş olmasını değerlendirmek kuşkusuz birkaç onyıl sonra daha olanaklı olacak.

Yıkarak yerine "aslına uygun" olarak yeniden yapma

Var olduğu düşünülen tarihsel bir yapıyı belgesiz olarak yeniden yapmak, çağdaş bir yapıyı tarihsel görünümlü bir yapıya dönüştürmek ya da yeni bir yapıyı doğrudan doğruya tarihsel görünümlü olarak yapmak artık kanıksadığımız yapı yapma anlayışları haline geldi. Bu yöntemleri tanımlayan "eski eserleştirme" kavramı mimarlık terminolojisinde yerini de almış oldu. Anlaşılması zor olan ise toplumun bu kadar koşulda tarihsel görünüme ilgi duyarken, var olan ve ayakta tutulması pek de zor olmayan birçok yapıyı korumayı pek düşünmemesi. Yeniden yapımın bazen kaçınılmaz olabileceği, ancak özel durumlarda kabul edilebilecek bir uygulama sayılabileceği, restorasyon tekniklerini anlatan temel kitaplarda açıkça dile getirilmiştir:
"Yeni yapı, yerine yapıldığı anıtın tarihi dokusuna, özgün malzeme ve işçiliğine sahip değildir. Bir kopya, tarihi yapının kütle ve mekanlarını ancak biçimsel olarak canlandırabilir, anıtın yerini alması olanaksızdır; kısacası tarihi değer taşımaz." (Ahunbay, 1996, 99)

"Yeniden yapma"nın çoğu zaman yapımcılar açısından pragmatik nedenleri olduğunu anlamak olası. Ama neden toplum tarihsel değeri olmayan kopyaları bu kadar kolay benimsiyor? Bu kolay benimsemenin bazı nedenleri olabilir mi? Toplumun buradaki duyarsızlığını anlamak bugünlerde ulaşılan "yıkma histerisi"ni anlamamıza yardımcı olabilir mi? Aynısının, "aslına uygun" olarak yeniden yapılması koşuluyla olduğu zaman "yıkmak" nasıl bir topluma bu kadar doğal gelebilir? Acaba "yıkım"a duyarsızlığın da bazı tarihsel nedenleri olabilir mi?

Osmanlı döneminde ahşap yapılar ve onarım

Osmanlı döneminde ahşap konut yapılarının kolaylıkla yandığı ve buna karşı pek önlem alınmadığı, yangın duvarı kavramının Tanzimat sonrasında, batı etkisiyle kentlerimize girdiği söylenegelmiştir. Ahşap yapıları yıkmanın da benzeri bir doğallıkla karşılanmış olduğunu düşünmek de oldukça akla yatkın görünüyor. İlkçağdan bu yana öncelikle ahşap olarak yapılmış birçok anıtsal yapının, bir yangın sonrası ya da yıkılarak yerine taş ya da tuğla malzemeyle yığma tekniğinde yapılmış olduğuna birçok anlatıda rastlanabilir. Yığma yapılar ise, Osmanlı kamusal yapılarında olduğu gibi, artık korunmaya ve onarılmaya uygun hale gelmiş sayılmaktadır. Osmanlı döneminde, Hassa Mimarları Ocağı'na ilişkin kayıtlarda rastlayabildiğimiz onarımcı mimarlar olan "meremmetçiler"in çoğunlukla taş yapıların onarılması, bazen de çatıların onarılmasıyla ilgili olduklarını anlayabilmekteyiz. Hassa mimarlarının yapıtlarıyla ilgili kayıtlarda, örneğin Topkapı Sarayı'ndaki bazı kargir yapıların onarımından bahsedilirken, herhangi bir ahşap yapının onarımından söz edilmez. (Afyoncu, 2001, 50-55)

Olasılıkla İstanbul'daki ahşap konutlar çoğunlukla, ilk yapıldıklarında daha küçük, az katlı ve özensiz olarak yapıldıktan sonra, karşılaşılan ilk yangından sonra göreli olarak büyütülmüş ve zenginleşmişlerdir. Çeşitli biçimlerde izlerine rastlanan bu ahşap konutların en önemlileri olarak sayabileceğimiz, padişaha ait ahşap sarayların ise 19. yüzyılda yıkılmış olmaları ilginçtir. Birçok ahşap saray aynı geleneğe uygun olarak, yerine kargir bir kasır ya da köşk yapılmak üzere yıktırılmışlardır. (Kuban, 2001, 9-16) Bu aşamadan sonra onarım süreçlerinin başladığı gözlenebilir. 19. yüzyıl sonlarında, İstanbul ya da Anadolu kentlerinde sözü edilen hükumet konağı, çeşitli kamu yapıların öykülerinde ahşap yapıların yıktırılarak yerine kargir olarak yapıldığından söz edilir. Öte yandan 20. yüzyıla kalabilmiş bazı çok eski ahşap yapılarla ilgili kapsamlı onarım öykülerine de pek rastlanmaz. Tamir ve bakım masraflarından dolayı terk edilme aşamasına gelmiş, özellikle yalı öykülerine ise sıkça rastlanabilir.

Yıkımın dayanılmaz cazibesi

Taşıyıcı sistemine su almış ve çürümüş ahşap yapıların onarımındaki güçlükler, yenisini yapmanın daha kolay olacağı inancı toplumda halen yaygın söylemler olarak yaşamakta. Bunun kuşkusuz dönemine özgü koşulları olduğu düşünülmeli. Özellikle 19. yüzyılın koşulları düşünüldüğünde, önemli bir ahşap yapının yıktırılmasının iyi bir yakacak sağlama yöntemi olmasının dahi bir etken olabileceği akla getirilebilir. Geç Osmanlı kültüründe bir "yıktırıp yerine yenisini yaptırma" kültürünün varlığından söz etmek de aslında çok aykırı bir duygu uyandırmıyor. Batılılaşma sürecindeki bir toplumun değerlerinin ve koşullarının batıdan oldukça farklı olması şaşırtıcı olmamalı. Nişantaşı bölgesindeki çok sayıdaki "muhteşem konak"ların, birkaç onyıl içinde "yıktırılarak" yerlerine apartmanlar yapılmış olması da açıklanması gereken önemli bir olgu olarak algılanmalı. Burada bir motif padişahı örnek alacak bir savurganlık olduğu kadar, bir başkasının da kentsel arsa elde etmekteki zorluklar olabileceği düşünülebilir. Kentsel arsa üretimindeki yetersizliğin, cumhuriyet dönemi  boyunca, tarihsel yarımadanın yapı stoğunun apartmanlaşma karşısında korunamaması, Bağdat caddesi bölgesindeki yazlık köşklerin arsalarının parçalanarak apartmanlaşması gibi  çeşitli bağlamlarda süregittiği yine kanıksanmış bir gerçek.

Sıradan ahşap yapıların koruma kültüründe yer edinmesindeki zorluklar biliniyor. Öncelikle, geleneksel yaşamını sürdüren yerleşimlerde, ahşap yapıların onarımı için uzun yıllar boyunca, uzun proje onaylama süreçlerini gerekli kılan yaklaşımların olumsuz etkilerini kabul etmek gerekiyor. Bu bürokratik mekanizmaya tepkisini "çivi çakamazsın" tekerlemesiyle gösteren toplumun bugünkü gereksinimlerinin "basit onarım" kavramı çerçevesinde karşılanması da her zaman olanaklı görünmüyor. Bugün giderek geçerlilik kazanan "basit onarım" yaklaşımının yakın geçmişte de oldukça etkili olabileceğini düşünmemek mümkün değil. Yakın geçmişte, bu tür yaklaşımların karşısındaki engelin de, Zeki Sayar'ın 1960'larda Arkitekt'te yayınlanan bir başyazısında değinildiği gibi, "ruhsat bürokrasisi" ve çevresindeki illegalleşmeler olduğunu kabul etmek gerekiyor. (Sayar, 1963) Sonuçta, geleneksel konut dokularında, kullanıcıların kendi olanaklarıyla gerçekleştirebilecekleri, kolaylaştırılmış bir "basit onarım" anlayışının gecikmesi, ahşap yapı yerine ahşap görünümlü betonarme bir benzerinin yapıldığı II. grup uygulamasının yaygınlaştırdığı "yıkarak aslına uygun yapma" söylemi yıkımı kanıksatan temel neden olarak görülmelidir.
6. Yine 2011'de yıkılan Doğu Apartmanı 
5. 2011'de yıkılan "Bn Firdevs Apartmanı" 



















7. Arkan'ın Uşaklıgil Apartmanı yıkım tehditi altında. 
Yakın zamanda betonarme yapıların kaderi de ilginç bir biçimde ahşap yapılara benzemeye başladı. Betonarme yapılara bakış ise özellikle 17 Ağustos depreminden sonra çok farklı bir nitelik kazandı. Korozyon probleminin öne çıkması ve yapılarının yaşlarının depreme dayanıklılık açısından temel kriter olarak görülmeye başlanması betonarme yapıların kaderinin de ahşap yapılara benzemesine neden oluyor. Toplum bu korkuları doğallıkla benimsiyor. Böylece yıkım giderek günlük yaşamın kanıksanmış bir konusu haline geliyor. Son birkaç yılın sorgusuz ve tartışmasız yıkımlarına bir Rüknettin Güney tasarımı olan Divan Oteli örnek verilebilir. Bu yapının "aslına uygun" olarak yeniden yapılıp yapılmadığı dahi tartışma konusu yaratmış gözükmüyor. Sedad Eldem'in Teşvikiye'deki, Arkitekt'te tanıtıldığı adıyla "Bayan Firdevs Apartmanı" ve Rebii Gorbon'un tasarımları arasında olan Cumhuriyet Caddesi ile Lamartin Caddesi köşesindeki Doğu Apartmanı da 2011'de ansızın yok olan yapılar arasında yer aldılar. (Foto 5 ve 6) Bu yapıların yerlerine yapılacak yapıların yıkılan yapılarla bir ilişki kurmaları beklenmiyor. Yerine yapılan yapının ilişkisi tümüyle kuşkulu olan Seyfi Arkan'ın Ayhan Apartmanı'nın az ilerisinde bulunan Arkan'ın bir başka yapısı, Uşaklıgil Apartmanı da hızla değişen Talimhane bölgesinde yıkım tehditi altında. (Foto 7)
Kargir yapıların ise aksine toplum tarafından korunmaya değer görüldüğünü gözlemleyebilmekteyiz. En simgesel örneği Dolmabahçe Sarayı olan, 19. yüzyıl'da kargir olarak yeniden yapılan saray ve kasırlar bir biçimde mimarlığın nihai hedefi gibi algılanıyorlar. Hatta büyük çoğunluğun bu yapılara anıtsal ve korunmaya değer, geri kalan ahşap ve modern betonarme yapılara ise geçici ve değersiz gördüğü de gözlenebilmekte. Ancak bunun kargir yapılarının korunabilmesi adına bir güvence olmadığı da Sütlüce Mezbahası deneyiminde kesinleşmiş oldu. Yapının "tarihsel değeri"nin toplumca küçümsenebilir olmasının, birçok kargir endüstri yapısının, yeraltı otoparkı vb işlevler adına yıkılarak "aslına uygun olarak yeniden yapımına" neden olabileceği akılda tutulmalı.

Böyle bir ortamda betonlaşma nitelemesiyle değersizleştirilen çağdaş betonarme yapıların temizlenerek, yerlerine Osmanlı, hatta zaman zaman Selçuklu mimarlığı stilinde, kah ahşap kah kargir görünümlü yeni betonarme yapılar yapma "proje"leri, mimarlık kültürüne herhangi bir yakınlığı bulunmayan, hatta kolaylıkla mimarlık mesleğine cephe alabilecek yapıdaki bir toplumda kolaylıkla destek bulabiliyor. Böyle bir ortamda, örneğin Süleymaniye'de "dokuya uygun olmayan" çağdaş yapıların, apartmanların, yıktırılarak "dokuya uygun", tarihsel görünümlü olarak yeniden yapılmaları projeleri toplumda destek bulabiliyor. Mimarlığın varlığının dahi sorgulanabildiği bir toplum için bunlar çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Sonuçta, bir yapıyı yıkarak, dış görünümü değiştirmeden, "hijyenik koşullarda" yeniden yapmanın koruma sayılageldiği bir toplumda, son yıllarda oluşan bu yıkım histerisine tepki gösterilmesini beklemek oldukça zor. Daha önemli kentsel konumlarda ve kamusal yapılarda bodrum kat kullanımları da kuşkusuz daha çok önem taşıyor. İşlev değişiklikleri kat yükseklikleri için belli normları zorladığı gibi, plan şemalarını da kritik hale getiriyor doğal olarak. Sonuçta konu edilen değişimlerle "korunabilen" görünümden başka bir şey olamazken, belki de ortaya çıkan sahte tarihsellikleri çok da garipsememek gerek.

Kaynaklar:


Afyoncu, Fatma. 2001, XVII Yüzyılda Hassa Mimarları Ocağı, T.C. Kültür Bakanlığı.

Ahunbay, Zeynep. 1996, Tarihi çevre Koruma ve Restorasyon, Yapı Endüstri Merkezi Yayınları.

Colquhoun, Alan.1990, Mimari Eleştiri Yazıları, çev. Ali Cengizkan, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları.

Kuban, Doğan. 2001, Kaybolan Kent Hayalleri: Ahşap Saraylar, Yapı Endüstri Merkezi Yayınları.

Morawski, Stefan. 1981, "Marxist Historicism and the Philosophy of Art", s. 61-67, derleyen: Porphyrios, D., On the Methodology of Architectural History, Architectural Design Profile.

Sayar, Zeki. 1963, "Hasta bir Teşkilat: İstanbul İmar Müdürlüğü", Arkitekt.1963/3, 99-100.



Historicisms of Poverty

Reference to the past can be accepted as the mainstream of modern architecture.in Turkey, starting from the 1880's revival of Sinan's age and continuing as the I. National movement. Modernism seems to be an unlucky movement within this mainstream, as "carrying the essence of history into modern means" defines the architectural discourse even in the 60's. Direct historicist architecture, in the eclectic sense, comes from some "dominant" personalities in the mid 80's, to start to change the cityscape. It is hard to explain the fact that how can a society so ready to accept historical forms  so ignorant to preservation of historical architecture. This situation can be partially explained with a "culture of demolishing" in the late Ottoman times. Wooden structures of considerable quantity, including many seaside palaces belonging to the dynasty were demolished to be replaced by masonery buildings in the late 19. century. Reinforfced concrete buildings also seem to share the fate of the wooden structures, especially after the 1997 earthquake. The result is a "histeria of demolition" that is terrorizing the architectural scene in Turkey, many buildings are in danger of demolition, to be replaced by copies "built according to their originals".


http://www.mimarist.org/yayinlar/mimar-ist/2507-mimar-ist-bahar-2012.html




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder